11 Ocak 2012 Çarşamba

Yeşim Taşı Zihgir


Zihgir.
Bilezik, okçu yüzüğü, şast veya zihgir. Asya’nın içlerinde doğan bir okçuluk aparatı, Asya tarzı atışın olmazsa olmazı, özellikle atlı okçuların vazgeçilmez yardımcısı. Erken dönem ilk örnekler zihgirin Orta Asya’da doğduğunu göstermektedir. Elde edilebilen ilk zihgir örnekleri bronzdan yapılmış olup bronz çağından demir çağına geçiş döneminden kalmadır. Tagar ve Sargat kültürüne aittir. Metal örneklerdeki gelişime baktığımızda başlangıçta sert kompozit yay kirişinin baskısından başparmağı korumak için kullanıldığı anlaşılmaktadır. Daha sonra hem başparmağı korumak, hem de atış esnasında oku sabitleyerek süvariye çok daha rahat hareket edebilme imkânı sağlayacak hale getirilmiştir. Ayrıca tekâmül ederek ulaştığı atış şekli ile başparmak daha kuvvetli hale getirilmekte ve daha güçlü yaylar ile atış yapmaya olanak sağlanmaktadır. Atış tek parmak hareketine bağlı olduğu için çengel atış yani 3 parmakta olabilecek senkron sorunu da ortadan kalkmaktadır. ( Osmanlı da 3 parmak tutuşa çengel tutuş denilmektedir )
Bozkır halklarından başka Çin ve Korelilerde de zihgir kullanılmaktadır. Onların formu biraz değişik olmakla beraber temelde aynı mantığa dayanmaktadır. Zihgir deri, altın, gümüş, bronz, fildişi, mors, dişi gergedan boynuzu ve içi dolu olmak şartıyla her tür hayvanın boynuzundan yapılmaktadır. İçi boş boynuzdan zihgir olmaz. Zihgirin ergonomik olarak başparmağı sarması ve kirişten gelen basıncı parmağın her tarafına eşit olarak dağıtması gerekmektedir. Bu nedenle Osmanlılarda zihgir yapılacak parmağın mumla kalıbı alınıp iç kısmının ona göre yapıldığı kaynaklarda yer almaktadır. Parmağın eklem yerindeki boşluğu da dikkate alınarak yapılmalıdır ki içi boş boynuzlar buna imkân vermez. Ayrıca eklem yeri çıkıntısının iç tarafta rahat hareket etmesi için yan ve iç kesimlerin ayarlanması gerekmektedir. Konu ile ilgili malumat Telhisi Resailat-ı Rumat’ta bulunmaktadır. s. 88
Sultanlar yeşim sever.
Müzeleri, sarayları yeşim taşlarından zihgirler süsler. Babürlerde de Osmanlıda da yeşim taşı zihgirler vardır. Aralarında irtibat var mı bilinmez ama nedense nefrit taşına veya Yada taşına değer verdikleri gibi yeşim taşına da değer verilir. Arkeolojik kazılarda sıklıkla nefritten yapılma eserler bulunur. Tarihin çok eski zamanlarından beri önemli ticaret malzemelerindendir.
Neden yeşim?
Gürol Bıçakçı arkadaşımız geçenlerde yeşim üzerine National Geografi dergisinden uzunca bir makale tercüme etmiş. Oradan alıntılarla bu soruya bir cevap aramayı deneyebiliriz. Yazar Fred Ward ‘gerçek yeşim, yani cennet taşını bulmanın gökkuşağını yakalamak kadar zor’ olduğunu söyleyerek yazıya başlamakta ve şöyle devam etmektedir;
“Bu özel Yurungkaş Irmağı, yani Beyaz Yeşim Irmağı, yeşim aşıkları için Mekke gibi bir yerdir; 5.000 yıldan fazla bir zamandır Çin uygarlığının merkezinde bulunan malzemenin kökeni buradadır. Eğer Çin’in ruhu yeşimse, o zaman yeşimin ruhu da Yurungkaş’tır.

Devamında Kunlun dağlarının (ki gerçek adı yeşim dağları imiş) altında bulunan Hotan şehrinin beyaz yeşimin 1700’ lere kadar tek kaynağı olduğunu zikreder. Yeşimin ne kadar değerli olduğunu anlatmak için ise şöyle demektedir.
“Çin, Orta Amerika halkları ve Yeni Zelanda Maorileri yeşimi, altın ve kıymetli taşların bile ötesinde en değerli servet olarak görüyorlardı. “Altına bir fiyat konulabilir” biçiminde başlayan o deyiş, “ama yeşime fiyat biçilemez” diye devam ederdi.”
“.. Tıpkı bir ifadeyi süsleyip güzelleştirmek için altın sözcüğünü kullandığımız gibi, Çinliler de yeşimi binlerce deyimlerinin içine katmışlar : “Yeşim kişi”, güzel bir kadındır; “güzel kokulu yeşim”, bir kadının cildidir; “yeşim bitkini”, bir güzelin ölüsüdür.”
Orta Amerika yerlileri altın ve gümüş düşkünü İspanyollar hakkında şöyle bir şey söylemektedirler.
“İspanyolları karşılayan Aztek kralı Moctezuma, kendi Kızılderili değerleri ile metal delisi Avrupalılarınkiler arasındaki farkın kesin olarak yerini belirlemişti. Cortés ile karşılaşmasından sonra, söylentiye göre danışmanlarına, “Tanrıya şükür, sadece altın ve gümüşte kalmışlar; yeşimi bilmiyorlar” anlamında bir şeyler söylemiş.”
Gene aynı makaleden yeşimin Çin’de, Doğu Türkistanda ve sadece nefrit denilen türünün olduğunu, nefrit ve jadeit olmak üzere her iki türünün de Altaylarda bulunduğunu öğreniyoruz.Bu ayrıntıyı belki Yada taşı ile bir bağlantısı olabilir diye alıntıladım. Ayrıca bu taşların çok sert olduğu da makalede yer almaktadır.
“Mohs sertlik skalasında 5.5 ila 6.5 sertlik derecesine sahip olan nefrit, çelikten (5.0 ila 6.0 Mohs) daha serttir ve kırılmaya karşı direnç ölçüsüyle tüm kayalar içinde en sert olduğu söylenir……
.. 6.5 ila 7.0 Mohs sertliğinde olan jadeit, nefritten daha serttir; fakat onun kadar dayanıklı değildir.”

Çelikten daha sert ve kırılmaya karşı en dirençli taş, rahatlıkla istenilen incelikte işlenebilecek ve sert yaylarla ok atışı yapılabilecek bir mücevher manasına gelmektedir. Müzelerde gördüğümüz aşırı süslü yeşim zihgirlerin sadece bir ziynet eşyası olmadığını, gerektiğinde bu zihgirlerle atış da yapılabildiğini düşünebilirz. Her ne kadar Fatih’in gül tutan elindeki beyaz renkli zihgirin beyaz yeşim mi yoksa mors veya fildişi mi olduğu konusunda kafamızda bir netlik oluşmasa da yeşim zihgirlerin atışta kullanılabileceğini düşünmekteyiz.
“Geleneksel yöntemler, bir yay kirişine iliştirilmiş bir matkap gövdesiyle yayı ileri geri çeviren ve matkabın ucunu su ve zımpara ile birlikte işleten bir zanaatkar tarafından da gösterildiği üzere (solda), sonsuz sabır gerektiriyordu. Çinliler eski nefrite lao-yu, yeşime ise fei-cui-yu ya da balıkçıl yeşimi derlerdi. Eh bu yöntemle küçük bir eserin ortaya çıkmasının aylar alacağını tahmin etmek hiç de zor değil”
Orta Asya’dan gelen Yada taşına saygı Osmanlıya kadar ulaşmış olabilir mi? Bu konu ile ilgili bir şey söyleme imkanımız yok ancak bazı taşların sağlıkla ilgili faydaları olduğu bilinmektedir veya öyle olduğu düşünülmekteydi. Yeşim taşının böbrek rahatsızlıklarına ve diş çürüklerine iyi geldiğine ve şans getirdiğine inanılmakta idi. Belki bir batıl inanç, belki şifa maksatlı, belki de şans getirsin diye. Sebebi ne olursa olsun yeşim taşının dünyanın hemen her tarafında kıymetli bir taş olduğu ve Osmanlılarda da değer verildiği anlaşılmaktadır.

Bizdeki müzelerde, saraylarda yeşim taşından nakış nakış işli zihgirler bulunur. Son Timurlular yani Babürlerin saraylarında da muhteşem zihgirler bulunduğunu kataloglardan biliyoruz. Şu ana kadar manda boynuzu başta olmak üzere kuka, fildişi, abanoz, mors dişi, narçıl, lületaşı, pelesenk, gümüş, pirinç gibi malzemelerden zihgirler yapmış idik. Uzun zamandır aklımızda yeşim taşı vardı. Yeşim taşından zihgir yapılabilir miydi yoksa bu iş artık bitmiş miydi? Beyazıt’ta defalarca doğal taş malzemeler satan dükkânları aşındırdık, ancak onlar bize yeşim taşı yerine yeşil taşlar teklif ettiler. Veya çok küçük parçalar.
-“Boşuna uğraşmayın yapamazsınız “ diyerek moral vermeyi de ihmal etmediler elbet. Sadece bir usta varmış taş işleyen. O da çok nazlı imiş ve sadece düz yüzeylerde çalışabiliyormuş. Elimizde yeşim olmadığı için miş- mış larda kaldık daha fazla araştırmadık.
-Ağabey yeşim taşı denedin mi hiç?
-Bulsam deneyeceğim de Gökmenim bulamadım ki.
-Bende bir parça var bir ara getiririm.
Gökmen kardeşimin düğününe Ali Kılıç hocamla beraber katıldığımızda , düğün telaşı içinde unutma- mıştı ve bir yumurtanın yarısı olan bir parça yeşimi bize hediye etmişti. Sultanlara yeşim yakışır. İşte müzelerde muhteşem örneklerini gördüğümüz yeşim zihgirlerden en azından deneme için bir fırsat avuçlarımızın içinde duruyordu. İzmir’den döndükten sonra perşembe pazarından gerekli aletleri almıştım ama hastamız vardı. Rahmetli kayınpederim yoğun bakımdaydı ve hanım onunla ilgileniyor du, ben ise avukatlık büromuzu idare etmeye çalışıyordum. Meğerse bütün işi hanım yapıyormuş da ben farkında değilmişim, anladım. Uzunca bir uğraşıdan sonra kabaca bir şekil vermeyi başardım ama aldığım uçlar hem yamuldu, hem kırıldı. Ya hangi uçtan alacağımı bilememiş, ya da bir şeyleri yanlış yapmıştım. Araya cenaze telaşı ve bayram girdiği için bir kenarda duran yeşim taşını Buğra kardeşimin atölyesini bizlere açması ile yeniden elime aldım. Kabaca zihgir hatlarını verdiğim taşın bir kenarında belli belirsiz bir çatlak olması canımı sıkmışı. Alternatifi olsa umurumda olmayacaktı ama alternatifi yoktu. Umutsuz da olsa üzerinde çalışmaya devam ettim. Oldukça kalın hatları olan zihgir ortaya çıktıktan sonra saatlerce zımparalama ve ovalama işleminden geçen zihgir parçası sonunda telkari işlemeye de izin verecek kalınlıkta bir zihgire dönüştü.

Yapamazsın diyenleri hatırlıyorum gülümseyerek. Hamdolsun altından kalktık ama eski ustaların işçiliklerine hayran olmamak elde değil. Adamlar o zamanki alet edevatla nasıl bu taşları oymuşlar anlamak zor. Bırakın sert yeşimden zihgir yapmayı üzerine bir de ince oyuklar açıp telkarilerle nakış nakış işlemişler. Bazı resimlerde üzerine altınla işlemeler yapıldığı, bazılarında da aslında yeşim üzerine bir işlem yapmadan gümüş tellerden yapılan bir zarfın taşlarla süslü olarak zihgir üzerine giydirildiği görülmektedir. Elimize alıp inceleme imkânı bulamadığımız için kesin bir şey söyleme hakkımız yok elbette ama üzerindeki işlemeli zarf çıkartılarak atış yapılıyor olması imkân dâhilinde gibi görünmektedir. Telkari işleme bizi aşar ama bu işi yapan ustalarımız var. Bursa Irgandı köprüsündeki usta ( şimdi taşınmış) ‘böyle bir zihgir yapmayı hayal ediyorum’ diyordu ve elinde muhteşem işli yeşim zihgir resmi tutuyordu. Biz yeşim zihgir hayalimizi gerçekleştirebildik. Irgandı köprüsündeki sanatkara ulaşamadık ama hamdolsun sanatkar açısından bir sıkıntımız yok. Talimhanemize altın ışıltısı getiren müzehhibe Melike hanımefendi “bir tezhip denemesine izin verin ben bu zihgiri süslerim” dedi ve aldı eline fırçasını, altın ışıltısını. Bakın bakalım nasıl yeniden canlanıyor geçmişin ihtişamı. Bakın hanım kardeşimizin narin ellerinde tezhip çiçekleri nasıl da güzel açıyor ve saray zerafeti nasıl da göz kırpıyor. Eline sağlık Melike üstad. Talimhanemizi altın ışıltısıyla donattığın gibi inşallah sizin de ömrünüz altın parlaklığında geçer. Sultanlar yeşim sever, Talimhanemize de sultanlara layık eserler yakışır. Sözümüz alın terimize, hükmümüz emeğimize, nazımız gözümüzün nuruna geçer. Biz Türk Okçuluğunu çelikten sert taşları delecek ve üstüne altından çiçekler işleyecek kadar seviyoruz.

Ocak 2012 Adnan Mehel

18 Şubat 2011 Cuma

BENGÜTAŞTA BENGİLEŞMEK 2


Bengütaşta bengileşmek isimli bir yazı yazmıştım 2-3 yıl kadar önce. Karayların son temsilcilerinden bir profosörün nasıl hayata tutunmaya çalıştığını anlatmıştım. Ana hatlarıyla Göçebeler diye adlandırılan İskitler, Guzlar, Torklar, Peçenekler, Karakalpaklar ve Polovets dedikleri Kıpçaklarla ilgili araştırmalarıyla dünyaca ünlü bir bilim adamı sözünü ettiğim. Ağırlık olarak ortaçağ göçebelerini araştıran Prof. Yevgelevski’yi, Nepalden Tibet’e kadar ülkeler konferans için davet ediyorlarken çağrılmadığı tek ülkenin Türkiye olduğundan hayıflanarak bitirmiştim yazımı. Erzurum Üniversitesi’nden Doç. Dr. Cengiz Alyılmaz hocamız yazımızı okuduktan sonra geçen yıl Nisan ayında Afyon’da düzenlenen konferansa davet ettirmişti. Azad kardeşimle beraber eşlik etmiştik hocaya. Daha sonra da Astana da yapılan bir konferans davetiyle Cengiz hocamız sayesinde Türkiye’de bilinen bir sima oldu Yevgelevski hocamız.
“Sana muhakkak uğrarım” demişti. Cumartesi gece yarısı gelen telefonda “bizi havaalanından alabilir misin?” diye soruyordu yorgun sesiyle. Kahire’ye konferansa çağırmışlar geçenlerde. Bahtsız Karay’ımız (Karay Türk’ü, Hazar Türklerinin bakiyesi, mevcutları iki bin civarında kalmış olan Türk boyu) yanındaki araştırma görevlisi ile birlikte kalmışlar mı tam da Tahrir Devrimi’nin ortasında. Oradan İsrail’e atmışlar kapağı ama yanlarında yiyecek namına ne varsa el koydukları gibi güzel ve pahalı İsviçre çakısıyla da vedalaşmak zorunda kalmış. Üstelik gümrükte 5 saatlik sorgulamışlar düşman devletten! geldikleri için. Oldukça sıkıntı içinde geçen İsrail ve Filistin seyahati sonucunda Ürdün’e de şöyle bir uğramış Yevgelevski hocamız yoldaşıyla. Fotoğraf makinesine el koymaya kalkmışlar, yalnızca sıradan bir binanın resmini çekti diye. Bu nedenle Topkapı Sarayı’nın kapısında fotoğraf çekerken çok tereddüt ettiler. “Burası korku imparatorluğu değil, durun askerin yanında, silahını elinden almaya çalışmayın yeter” dedim. Halkı hiç durmadan korkutuyorlarmış ve herkes silahlı geziyormuş İsrail’de. Diğer Arap ülkelerinde de durum pek farklı değilmiş.
Bizde de öyleydi bir zamanlar. “Bizim bizden başka dostumuz yok”, “Bak bunlar Moskova’ya satacaklar, öbürleri de İran’a…” Satacak birileri olduğuna göre vatanı, koruyacak birileri de olmalı, hadi bakalım durduk yerde çatışma! Sağcılar bir tarafta, solcular bir tarafta. İşleri bitince tıktılar hepsini zindana. Kimisi “bize böyle söylenilmemişti” derken, kimisi de “yahu biz bu memleketi bunun için mi kurtardık?” diye feryat ediyor gencecik bedenler darağacında üşüyordu. Nasıl da sağ ve sol diye ikiye ayrılmıştı memleket ve nasıl da korkutulmuştuk birbirimizle. Etrafımızdaki herkes düşmandı. Her an bize saldırmak için bekleyen komşularla çevrili bir ülkede yaşadığımızı sanıp duruyorduk. Kardeşin kardeşe silah doğrulttuğu zamanları Allah bir daha göstermesin.
Antalyalı bir kuyumcu arkadaşla Rusya’da yaşadığımız bir anı geldi aklıma. Aslen Malatyalı olan arkadaşım tip olarak Faslılara benziyor. Oldukça esmer ve kıvırcık saçlı. Arkadaşımızla Petersburg’a gidiyoruz. Yılbaşı öncesi Platskart denilen herkese açık yataklı vagonda yer bulabilmiştik. Ucuz olduğu için dar gelirli olan insanların tercih ettiği platskart vagonlar bizim için sıkıntı oldu. Çünkü yanımızda ciddi miktarda altın ve pırlanta vardı. Petersburg’a mal teslim etmeye gidiyorduk ve alıcının arkadaşlarına mal satmaya çalışacaktı arkadaşım. Ben ise onun yanında dil konusunda yardımcı olacaktım.
-“Baksana abi şunlara.” Yavaşça geri döndüğümde 6 kadar ızbandut gibi adamın ters ters bize baktığını fark etim. İkiye iki de olsa bile pek şansımız yokken ikiye 6 oldukça orantısız bir durumdu ve üstelik deplasmandaydık.
-“Fark etmemiş gibi yap. Artık sırayla uyuyacağız. Mallar nerede?” Pantolonunun fermuarını işaret etti.
-“Buraya zulaladım kimse bakmaz.” Gülümsedim.
-“Ulan nasıl uyuyacaksın öyle? Bir sakatlık olmasın?”
-“Yok, abi bir şey olmaz da, şu ızbandutlardan kıllandım.”
Fark etmemiş gibi yaparak rahat davranmaya çalışıyorduk ama belli ki saldırı korkusuyla sabahlayacaktık. Dışarıda müthiş soğuk ve kar olanca ihtişamıyla saltanatını sürdürüyor, bizimse yorgunluktan gözkapaklarımız aşağı düşüyordu. Bir ara vagon aralığına sigara içmek için çıktım. Oturan “ayılardan” birisi tişörtüyle oradaydı. Ben kazak ve ceketle Keşhanede titrerken, ayının hiç tındığı yoktu.
-“Yahu siz Ruslar amma soğuğa dayanıklısınız?” dedim
-“Ben Rus değilim Sırp’ım.”
-“ Gezmeye mi geldin?”
- “Yok, ben Petersburg’da yaşıyorum.”
Hadi… Şansa bak. İster misin bu hergeleler zavallı Boşnakları öldüren keskin nişancılardan bir grup olsun ve buraya kaçmış olsunlar. Biz de şans olsa Rus Bayan Voleybol takımıyla aynı vagona düşerdik, Sırplarla değil. Bilindiği gibi! Sırplar da Türkleri çok severler hani.
-“Arkadaşların da Sırp mı?
-“Kimler? Ben yalnızım.” Konuştukça aslında oradakilerin arkadaş olmadığını ve bize niye ters ters baktıklarını anlamaya başladım.
-“Sen nerelisin?”
-“Türkiye” dedim göğsümü biraz kabartarak… Ama adamın adaleli göğsü yanında benimki tavuk göğsü gibi bir şey kaldı. İyi ki plajda falan değildik. Yoksa adam bana bakarak “Türk gibi kuvvetli” deyip gülerdi herhalde. İyi ki yün kazak giymişim, durumu biraz kurtardık.
-“Arkadaşın?”
-“O da Türk. Biz buraya kız arkadaşlarımızı ziyarete geldik.” Deyince karşımdaki biraz rahatladı.
“Yahu ben onu Arap sanmıştım”. Gülmeye başladım. Garibim tipten kaybediyor. Moskova Havaalanı’nda da iki saat bekletmişlerdi bizi.
-“Rahat ol Malatyalı onlar bizden korkuyorlarmış. Ulan adamlar seni terörist sanmış, treni ne zaman havaya uçuracağız diye tırsıp duruyorlar, biz de onlardan tırsıyoruz. Rahat uyuyabilirsin. Sen uyursan millet de rahatlar.”
İşte buna benzer absürt bir durumdu yaşadıklarımız. Hamdolsun o günler geride kaldı. Yazık bir nesil harcandı bir hiç uğruna. Demek ki taktik aynı. Kendi halkını ürkütürsen yönetmesi daha kolay oluyor. Neyse siyaset bizim işimiz değil.
Aslında önce Ankara’ya gidip sonra İstanbul’a geçmeyi planlamışlardı. Ancak Tahrir Meydanı devrimi, planlarını bozunca Ankara’daki meslektaşlarına uğramayıp tercihini bizden yana kullandı hocamız. “Sana uğramadan hiçbir Türkiye seyahatim olamaz, sen benim kardeşimsin” iltifatları arasında hafta sonunu konuklarımla geçirdim. Pazar antrenmanında talimhane çilekeşleri ile tanıştırdım ve Türk yayları ile okçuluğu konusunda bilgi alışverişinde bulunduk. Bizim için ebetteki çok verimli oldu bu ziyaret ama özelikle silahlar ve zırhlar üzerinde araştırma yapan Evgeni ( Yevgeni okunur) için çok daha fazla ilgi çekiciydi.
Nasıl atışlar yapıldığı ve Türk yaylarının özellikleri konusunda malumat verdim hocamıza. Kazılarda fazla dikkat etmedikleri ahşap ve deri parçalarının bizim açımızdan çok önemli olduğunu vurguladım. Pazartesi günü ise İstanbul Üniversitesi’nden değerli profesörlerimizle ortak bir toplantımız vardı. Başta Prof. Mustafa Kaçar ve Prof. Ahmet Kala olmak üzere 10 civarında akademisyen Yevgelevski hocayı bekliyorlardı. Üniversitelerarası müşterek çalışmalar üzerindeydi toplantının amacı. Bizim akademisyenlerimizi Ukraynalı meslektaşları ile tanıştırıp ortak projelere imza atmalarını hedefliyoruz. Gördüğünüz gibi sadece ok atmakla meşgul değiliz. Bu kültürü her tarafıyla birlikte diriltmeye çalışıyoruz. Hem tarihi hem de geleceğe ışık utacak araştırmalarıyla.
İnşallah bir şeyler başarırız. Selamlar söyledi bütün okçu dostlarımıza Yevgelevski hocamız ve Evgeni. Israrla bizi davet ettiler Ukrayna’ya. “Gençlerimiz seve seve gelirler de evliler ekstra vizeye tâbi” dedik. Mutluydu Yevgelevski hocamız.
-“Sana nasıl teşekkür edeceğim Adnan? Biliyor musun benim babamdan başka kimsem yok. O gittiğinde yapayalnız kalacağım.”
- Sasha (Alexander’in samimi ve sevimli hali) bizim, senin gibi bir de Ali hocamız var. Onun da dünyada bir dikili ağacı yok, üstelik ağaç dikmeye niyeti de yok. Biz onunla birlikte baharda gelelim en iyisi hem sana hem Ali hocaya yardımcı olabilir miyiz bir araştırma yapalım.”
Jenya’nın (Evgeni’nin sevimlileştirilmişi) bıyık altı gülüşünü görmek gerekirdi. 14 Şubatta delikanlının telefonundaki mesaj trafiği hiç durmadı. Beni zaten kimse aramaz da (inanmayın bu benim resmi açıklamam) Ali hoca ile Yevgelevski’ye en azından bir iki sevgililer günü mesajı gelmesi gerek.
Çaydanlık aldı babasına sevgili dostum. ‘Ben çayı çok seviyorum’ dedi. “Babam da çok sever. Gider gitmez Üniversitede bir okçuluk kulübü kurmayı planlıyorum” dedi. “Haber ver hocam atlar geliriz ve gençlere öğretiriz. Ok atmayı bilen arkeologlar okçuluk konusundaki buluntuları daha doğru değerlendirebilirler.” Buruktu. Aslen kırımlı olan kayınpeder ve valide de çok sevdiler hocamızı. Valide gözyaşlarını tutamadı yolcu ederken. “Selam söyle Kırım’a” dedi. Jenya mahzun gözlerle bakıyor ve göçebeler arasındaki bu gönül bağının nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışıyordu. Havaalanında kucaklaştık tekrar.
-Adnan, beni unutmayacaksın değil mi? Tekrar gelecek misin?” Gülümsedim.
-“ Ne valnuysa Saşa, mı ne budem zabıt.” (Merak etme Saşa, seni unutmayacağız.)
Seni unutmayacağız hocam. Sen çalışmaya devam et. İnşallah arkadaşlarımızla beraber sana tekrar geleceğiz. Daha 300 yıl öncesine kadar kadim Türk toprakları olan Deşt-i Kıpçak’a tekrar döneceğiz. Ukrayna topraklarında yaylarımız gerilecek gene, oklarımız Deşt-i Kıpçak semalarında kanat çırpacak ve “ötkün oklar” çığlık çığlığa uçuşacak. İskitlerin, Hunların, Avarların, Peçeneklerin, Torkların, Kumanların, Bulgarların, Tatarların, Karakalpakların, Hazarların, Alanların ve hatta Selçukların hatıraları yâd edilecek ve yeniden hatırlanacak göçebe(!) imparatorlukları. Yok, hocam yok, biz sizi unutmayacağız merak etmeyin, bu kez hem okçularımız hem akademisyenlerimizle geleceğiz ve beraberce araştırmalar yapılacak. Yeni dostluklar için geleceğiz Saşha, Bu millet akrabalarını hiç unutmadı ve unutmayacak. Deşt-i Kıpçak semalarında bu sefer ve yeniden Yaaa Hakkkkk!!!!!!!!!! naraları çınlayacak. Ve Bozkır, yüzyıllardır özlediği akrabalarına tekrar kavuşacak...İstanbul, Şubat 2011
Adnan Mehel
foto: https://picasaweb.google.com/kilicali1/Ist_13022011?authkey=Gv1sRgCIrs0fyO2syWUQ#
video: http://www.facebook.com/group.php?gid=155510317800402&v=app_2392950137&ref=ts#!/video/video.php?v=195579827136015