Adnan Mehel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Adnan Mehel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2013 Salı

OKÇU NARASI

Ne bağırıyoruz be!!!!! Bilenler bilir ok atarken önce bir “gaza niyetine!!!!” diye komut verir , ondan sonra alnımızdan damarlarımız fırlayıncaya, gırtlağımızın elverdiği ölçüde yüksek sesle Allahın adını haykırarak okumuzu atarız. -“Ya Hak!” Bazı arkadaşlarımız veya bilmeyenler “niye bağırıyorsunuz?” diye soruyorlar. “Sessiz sessiz ok atmak varken niye yırtınıyorsunuz?” “Yok, böyle bir şey, nereden uyduruyorsunuz” diyenler de var . Hatta ilk bakışta mantıklı gibi görülen gerekçeler de buluyorlar. Öyle ya bağırırken konsantrasyon bozulabilir, el titreyebilir, dikkat dağılabilir, düşman ürkebilir, Pusuda böyle bağırılmaz vs. vs. vs. Türk okçuluğunun en çelebi öğreticisi Ali Kılıç ile birlikte şu ana kadar yüzlerce öğrenciye okçuluk eğitimi verdik. Katıldığımız organizasyonlara küçük bir ordu görünümünde gidiyoruz. Türkiyenin en kalabalık okçuluk gurubu olduğumuzu söyleyebiliriz. Dünyada da sayılı guruplardan olduğumuzun farkındayız. Neyse reklamı kesip neden Ya Hak! diye bağırarak ok attığımızı açıklamaya çalışalım: İlk söz elbette rahmetli Ünsal Yücel Hocamızın: "Harp okçuluğu yanında, bir savaş hazırlığı sayılarak spor okçuluğuna da aynı kutsal önemim tanındığını görürüz. Nitekim gerek menzil gerek koşu atışlarında oklar hep " Ya Hak!" ünlemi ile "gaza niyetine" atılırdı. Savaş okçuluğu terk edildikten sonra, spor okçuluğunun öncelikle manevi bir disiplin sayılıp, yüz yıllar boyu sürdürül mesinde bu dini inanç önemli rol oynar. Yine bu inanca dayanılarak okmeydanlarına, cennetten bir köşe diye bakılmış, sınırına tecavüz edilmesine sarhoş abdestsiz ve pabuçla girilmesine izin verilmemiş, yetkili kişisine Şeyh denilmiş, cihat, yağmur ve afet dualarında hep bu meydanlarda toplanılmıştır." Türk Okçuluğu, Ünsal Yücel, Atatürk Kültür Merkezi, Ankara 1999 s 29-30 -Ya Hak! Bu kadar net bilgiden sonra daha fazla açıklama yapmaya gerek olmadığının farkındayız amma devam edelim. Bakalım başka hangi sebepler var. Kavsnameye kısa bir göz atmakta fayda var ; “heman bir eyüce yay üstad işi eyüce oklar alup gaza niyetine meydane varub nişane ok atasın...” Kavsname , Mustafa Kani , s.42 “Puta yayı boyları on buçuk tutamdan on bir tutama varınca okları uydurup meydana vara niyyetü’l-gaza diyüp ka’ide üzre putaya ok atup sevab tahsil idesin..... Kavsname s.59. Kavsnamedeki bu kayıtlardan ve Ünsal hocanına beyanından sadece menzil değil puta atışlarında da gaza niyetiyle yapıldığı sonucunu rahatlıkla çıkartabilriz. “ havacılar arasında üstadlardan gayet bir havacı dostun gerekdür ki sen ok atup Ya Allah çağırdığun zaman ok nereye düşer mukayyed olup ve atduğun okun havasın bulup hava eyleye ...” Kavsname s. 81 Osmanlıca terimleri anlamakta sıkıntı olabilir. Buyrun daha öztürkçe olan kitaplardan alıntılar ; “Havacılar tülbentlerini havaya atınca ok atmaya başlanır ve oklar havacıların üstüne doğru atılır. Oku atan, atınca "Ya Hak" veya ok meşk oku ise "vardı" diye ünleyince havacılar namazda rüku haline benzer vaziyet alırlar” Telhis-i Resailat-ı Rumat, Mustafa Kani bey, İstanbul Fetih Cemiyeti, , İstanbul 2010.s.151 Aynı olay Süleyman Kani İrtem tarafından da anlatılır ; “Tirendazlar ayak yerinde, havacılar hava yerinde toplanıp yaylar kurularak " küşad" a başlanmadan evvel tirendazlardan biri -Hava eyle! Diye bağırır, havacılar da ellerinde bulunup ucuna taş bağlanmış olan tülbentlerini havaya atarlardı. Bunu müteakip ok " küşadına" iptidar olunarak havacıların üstüne doğru atılırdı. Tirendaz okuna küşad verip; -Ya hak! ve yahut meşk oku ise ; -Vardı! nidasını eder, havacı da rükua varır gibi vaziyette sağ elini sağ dizine dayar, kulağını yere doğru tutar, okun konmasını veya geçerse sesini dinler, konunca işaret eder.” Türk Kemankeşleri, Süleyman Kani İrtem , Ülkü basımevi ,İstanbul, 1939 s.32-33 Ok atıcılığında hava sebebiyle veya yanlışlıkla yolundan dışarı olan ok şast tarafına atılır ise,”ya hak “ sözünden sonra “şasta bak “, kabza tarafına atılır ise “kabzaya bak” diye bağırılır. Telhis-i Resailat-ı Rumat. S. 153. “Tirendaz oku (şest)ile çekerken kalbinden Allahı yadeder ve "küşaddan" sonra ; -Ya Hak! Yahud; -Allahüekber! diye Allah’dan medet talebeylerdi.” Türk Kemankeşleri, Süleyman Kani İrtem s. 41 Ya Hak kelimesinin sonundaki ünlemin ne manaya geldiğini söylemeye gerek yok herhalde . -Ya Hak! Aslında bu tür naraları gösteri amaçlı ve menzil atışlarında yaptığımızı belirtmekte fayda var. İnsanlara eski kemankeşlerin, savaşçıların nasıl nara attıklarını göstermek hem izleyicileri heyecanlandıran hem de atıcıları motive eden bir durumdur. Defalarca yaptığımız gösterilerde insanların ve atıcıların bu durumdan çok memnun olduklarını gözlemleme imkânımız oldu. Bir savaşçı müfrezeyi canlandırdığımıza göre savaşta bağırıldığı gibi bağırmaktan daha normal ne olabilir. Uzakdoğu menşe’li havada uçuşan keratacıların hayt huytlarından veya mart kedisi gibi acaip sesler çıkarmalarından baygınlık gelmişken atalarımızın savaşta bağırdığı gibi nara atıp efelenmek niye yanlış olsun? İlla bizim de Uzakdoğulular gibi hayt huyt mu yapmamız lazım? Kaynaklar da savaşta nara atılması ile ilgili bir iki alıntı yapmakta fayda var. Acaba selçuklular savaşta nasıl bağırıyordu? ; “ imparator.... Manuel Angelos’un emrine Doğu birliklerinden en seçmelerini vermiş ....Kharaks’da bulunan Türkler üzerine göndermişti....Fakat herhangi bir yararlık gösteremediği gibi, böyle güçlü bir ordudan beklenecek hiçbir şey de yapamadı. Aksine, otlaklardaki sürüleri yağmalamayı ve birkaç Türk çobanını esir etmeyi yeterli bir kahramanlık sayarak korku içinde ormandan ayrıldı. Çünkü gecenin birinde arkasında Türkler belirmiş ve nara atmışlardı. Bunun üzerine üstüne yürüyen düşmanların sayısının belirlenmesini bile beklemedi; ordusunu savaş düzenine sokmadı; aksine, atını, elleri, ayakları ve okşayıcı sözlerle dörtnala kaldırarak oradan uzaklaştı. ...Başkomutanın hiç iz bırakmadan kayboluşu orduda karışıklık doğurdu. Düzen tamamıyla bozuldu ve herkes kaçmaya başladı. Ganimet olarak kazanılmış olan hayvanlar ile esirler arkada bırakıldı. Bizanslılar, eğer Manuel Kantakuzenos kılıcını çekip karşılarına çıkmamış ve kılıcının tersiyle kaçanların sırtına vurmamış olsaydı, herhalde birbirlerine düşecek ve kendi aralarında döğüşmeye başlayacaklardı. Çünkü daha henüz geceydi, gün ışımamıştı. Kantakuzenos : “ Durun! Nereye kaçıyorsunuz, kimsenin saldırdığı yok!” diye bağırmıştı. Böylece askerler yavaş yavaş kendilerine geldiler ve öyle düşüncesizce, akıllarını yitirmişçesine, üzerinde bulundukları tepeden aşağıya doğru koşmaktan vazgeçtiler. Historia , Niketas Khoniates ,çev. Prof. Dr. Fikret Işıltan , Türk Tarih kurumu Ankara 1995 s.135,136. Demekki nara savaşta baya iş görüyormuş. : ))) Muharrem Kesik de eserinde yaptığı alıntılarla Türkiye Selçuklu ordusunun naralarının düşmana büyük korku verdiğini söylemekte ve bu naranın da “Allahüekber” olduğunu bildirmektedir. At Üstünde Selçuklular, Muharrem Kesik, Timaş yayınları, İstanbul 2011 s.140-1451. Ok atarken Hz. Ali’nin Ya Hak yerine Allahüekber diye nara attığı belirtmekte fayda görüyoruz. Süleyman Kani İrtemden alıntıladığımız şekilde zaman zaman Okçuların da bu şekilde nara attığını gördük. Bir Başka veasıl önemli sebebimiz de Necmeddin Okyay Üstadın bu şekilde atmasıdır. Elbette merhumu sağlığında iken görme şansımız olmadı ancak Müteaddit defalar Prof. Dr. Uğur Derman hocamızın konferanslarında bu soruyu kendisine yönelttik. Prof. Uğur Derman hocamız bize Necmeddin üstadın nasıl atış yaptığını ve atış yaparken nasıl nara attığını aynen attığımız şekilde tarif etti. Hatta defalarca Ya kısmının uzatılması Hak kısmının kısa tutulması gerekmez mi hocam? diye sorduk ve tam bir İstanbul beyefendisi olarak sıkılmadan defalarca aynı cevabı verdi. Necmeddin Okyay üstadımız Seyfeddin efendiden ok dersleri almış birisi olarak Ya hak narasının nasıl atılması gerektiğini bilen birinsandır .Kendisine yetişememiş olsak da Allah uzun ömürler versin Uğur Derman Hocamız sağ ve merak edenler kendisine sorup nasıl atış yapıldığını öğrenebilirler. Okçulukla ilgili birkaç hatıra kırıntısını da üstaddan dinlemekte fayda var. -Ya Hak! Bursalı Şüca’nın Yıldız menzili bozması şu şekilde anlatılır. Şüca o gece bir rüya görmüştür ve daha meydana gelmeden “vallahi de billahi de bu gün o Yıldız menzilini ben aşırı atacağım ve ondan sonra da elime ok ve yay almayacağım..” dedi. “ Üçüncü oku atma sırası İskender’e gelince , meydanı dolduran yüksek bir sesle Ya Hakk diye bağırıp atışını yaptı ve Şücayı geçti, ama o da Havan-delen Solak Bali’nin taşından aşırı atamadı... Devamında Şüca gördüğü rüyanın tesiri ile Yaradan’a sığınıp atışını yapar ve neticeyi beklemeden yayını yasar. Ve menzil Şüca’ nın olur. Osmanlı Devletinde Spor, Atıf Kahra man, Kültür bakanlığı 1995 Ankara s.270 Bursalı Şücanın bu menzilin bozmak için Tozkoparan İskender 10 sene çalışmak zorunda kalır. Süleyman Kani İrtem bu olayı şöyle anlatıyor; “Tozkoparanın ilk attığı ok Deve Kemal menziline vardı. Havacılar tülbent ettiler. Öteki pehlivanlarda attıktan sonra nöbet tekrar Tozkoparana gelince yaycısı İçkoz ahmed - şast canibine at! diyerek yüz yirmi beş dirhemlik yayını eline verdi. Pehlivan okunu attığı anda öyle bir bağırdı ki bütün meydan erleri şevka geldiler. Türk Kemankeşleri, s.63 Bu önemli olay bir okçuluk irsalesine atfen Atıf Kahraman tarafından daha detaylı verilir: ”... Meydanda yaşlı üstatlardan izin ister. Onlar da; “Gaza niyetine atmana izin verdik. Allah yardımcın olup koluna kuvvet versin.” Diyerek izin verince İskender. “Bismillah deyip Ya Hak” sedasıyla okunu attı. Ok Benli Karagöz ile Deve Kemalin taşları arasına düşüp, havacılar “ beş dülbend ile çuka attılar” İskender’den sonra diğer atıcı pehlivanlar da atış yaptılar ise de , hiç birisi İskender’in okunu geçe medi( basılmadı) İkinci oku atma sırası (növbet) yine İskender gelince, yaycısı üstad İçkoz Ahmet ağa, yayı yoklayıp eline verirken; “Allahını seviyorsan sağ tarafa ( şast) doğru at.” diye uyarıda bulundu. İskender İçkoz Ahmet Ağanın dediği gibi sağ tarafa doğru okunu attı. “Ya Hakk” diye bağırıp öyle sıçradı ki; o gün giyinmiş olduğu ak kaftanın etekleri , rüzgarın da etikisiyle kendi boyunca havaya kalkıp, ok altında duranlara alay bayrağı gibi göründü. ( risale . yk.25.b.) Atıf kahraman s. 274 -Ya Hak! Bu kadar delilden sonra hala ikna olmayanlara söyleyecek birşeyimiz yok. Ama açıkça görüldüğü gibi aslıda biz yeteri kadar bağırmıyormuşuz .Haydi, bakalım kaftanımızın etekleri tepemize çıkana kadar nara atmaya devam. O pehlivanların rekorlarını kıramayız belki ama hiç olmazsa yaptıklarını taklit edelim. Biz böyle atmaktan memnunuz. Güzel bir İnsanın kitabından alıntıyla başladığımız yazıyı Şeyh Galibin güzel bir beytiyle bitirelim . Ne demiş şair ? “Ne heva vü ne keman, ve ne kemankeş ancak Erdirir menziline tiri nidayı ya Hak” -Ya Hak! KAYNAKÇA.. • Telhisi Resailatı Rumat, Mustafa Kani Bey, istanbul fetih cemiyeti , istanbul 2010. • Türk Okçuluğu, Ünsal Yücel, Atatürk Kültür Merkezi, Ankara 1999 s 29-30 • Osmanlı devletinde spor Atıf Kahraman, Kültür bakanlığı 1995 Ankara s.270 • Kavsname, Kemankeş Mustafa Efendi , transkribe eden Dr.Hanifi Vural,taşhan kitap tokat , 2010 • At Üstünde Selçuklular. Muharrem Kesik, Timaş yayınları, İstanbul 2011 s.140-1451. • Historia , Niketas Khoniates ,çev. Prof. Dr. Fikret Işıltan , Türk Tarih kurumu Ankara 1995 s.135,136. • Türk Kemankeşleri, Süleyman Kani İrtem , ülkü basımevi ,İstanbul, 1939 ADNAN MEHEL, NİSAN 2013

11 Ocak 2012 Çarşamba

Yeşim Taşı Zihgir


Zihgir.
Bilezik, okçu yüzüğü, şast veya zihgir. Asya’nın içlerinde doğan bir okçuluk aparatı, Asya tarzı atışın olmazsa olmazı, özellikle atlı okçuların vazgeçilmez yardımcısı. Erken dönem ilk örnekler zihgirin Orta Asya’da doğduğunu göstermektedir. Elde edilebilen ilk zihgir örnekleri bronzdan yapılmış olup bronz çağından demir çağına geçiş döneminden kalmadır. Tagar ve Sargat kültürüne aittir. Metal örneklerdeki gelişime baktığımızda başlangıçta sert kompozit yay kirişinin baskısından başparmağı korumak için kullanıldığı anlaşılmaktadır. Daha sonra hem başparmağı korumak, hem de atış esnasında oku sabitleyerek süvariye çok daha rahat hareket edebilme imkânı sağlayacak hale getirilmiştir. Ayrıca tekâmül ederek ulaştığı atış şekli ile başparmak daha kuvvetli hale getirilmekte ve daha güçlü yaylar ile atış yapmaya olanak sağlanmaktadır. Atış tek parmak hareketine bağlı olduğu için çengel atış yani 3 parmakta olabilecek senkron sorunu da ortadan kalkmaktadır. ( Osmanlı da 3 parmak tutuşa çengel tutuş denilmektedir )
Bozkır halklarından başka Çin ve Korelilerde de zihgir kullanılmaktadır. Onların formu biraz değişik olmakla beraber temelde aynı mantığa dayanmaktadır. Zihgir deri, altın, gümüş, bronz, fildişi, mors, dişi gergedan boynuzu ve içi dolu olmak şartıyla her tür hayvanın boynuzundan yapılmaktadır. İçi boş boynuzdan zihgir olmaz. Zihgirin ergonomik olarak başparmağı sarması ve kirişten gelen basıncı parmağın her tarafına eşit olarak dağıtması gerekmektedir. Bu nedenle Osmanlılarda zihgir yapılacak parmağın mumla kalıbı alınıp iç kısmının ona göre yapıldığı kaynaklarda yer almaktadır. Parmağın eklem yerindeki boşluğu da dikkate alınarak yapılmalıdır ki içi boş boynuzlar buna imkân vermez. Ayrıca eklem yeri çıkıntısının iç tarafta rahat hareket etmesi için yan ve iç kesimlerin ayarlanması gerekmektedir. Konu ile ilgili malumat Telhisi Resailat-ı Rumat’ta bulunmaktadır. s. 88
Sultanlar yeşim sever.
Müzeleri, sarayları yeşim taşlarından zihgirler süsler. Babürlerde de Osmanlıda da yeşim taşı zihgirler vardır. Aralarında irtibat var mı bilinmez ama nedense nefrit taşına veya Yada taşına değer verdikleri gibi yeşim taşına da değer verilir. Arkeolojik kazılarda sıklıkla nefritten yapılma eserler bulunur. Tarihin çok eski zamanlarından beri önemli ticaret malzemelerindendir.
Neden yeşim?
Gürol Bıçakçı arkadaşımız geçenlerde yeşim üzerine National Geografi dergisinden uzunca bir makale tercüme etmiş. Oradan alıntılarla bu soruya bir cevap aramayı deneyebiliriz. Yazar Fred Ward ‘gerçek yeşim, yani cennet taşını bulmanın gökkuşağını yakalamak kadar zor’ olduğunu söyleyerek yazıya başlamakta ve şöyle devam etmektedir;
“Bu özel Yurungkaş Irmağı, yani Beyaz Yeşim Irmağı, yeşim aşıkları için Mekke gibi bir yerdir; 5.000 yıldan fazla bir zamandır Çin uygarlığının merkezinde bulunan malzemenin kökeni buradadır. Eğer Çin’in ruhu yeşimse, o zaman yeşimin ruhu da Yurungkaş’tır.”

Devamında Kunlun dağlarının (ki gerçek adı yeşim dağları imiş) altında bulunan Hotan şehrinin beyaz yeşimin 1700’ lere kadar tek kaynağı olduğunu zikreder. Yeşimin ne kadar değerli olduğunu anlatmak için ise şöyle demektedir.
“Çin, Orta Amerika halkları ve Yeni Zelanda Maorileri yeşimi, altın ve kıymetli taşların bile ötesinde en değerli servet olarak görüyorlardı. “Altına bir fiyat konulabilir” biçiminde başlayan o deyiş, “ama yeşime fiyat biçilemez” diye devam ederdi.”
“.. Tıpkı bir ifadeyi süsleyip güzelleştirmek için altın sözcüğünü kullandığımız gibi, Çinliler de yeşimi binlerce deyimlerinin içine katmışlar : “Yeşim kişi”, güzel bir kadındır; “güzel kokulu yeşim”, bir kadının cildidir; “yeşim bitkini”, bir güzelin ölüsüdür.”
Orta Amerika yerlileri altın ve gümüş düşkünü İspanyollar hakkında şöyle bir şey söylemektedirler.
“İspanyolları karşılayan Aztek kralı Moctezuma, kendi Kızılderili değerleri ile metal delisi Avrupalılarınkiler arasındaki farkın kesin olarak yerini belirlemişti. Cortés ile karşılaşmasından sonra, söylentiye göre danışmanlarına, “Tanrıya şükür, sadece altın ve gümüşte kalmışlar; yeşimi bilmiyorlar” anlamında bir şeyler söylemiş.”
Gene aynı makaleden yeşimin Çin’de, Doğu Türkistanda ve sadece nefrit denilen türünün olduğunu, nefrit ve jadeit olmak üzere her iki türünün de Altaylarda bulunduğunu öğreniyoruz.Bu ayrıntıyı belki Yada taşı ile bir bağlantısı olabilir diye alıntıladım. Ayrıca bu taşların çok sert olduğu da makalede yer almaktadır.
“Mohs sertlik skalasında 5.5 ila 6.5 sertlik derecesine sahip olan nefrit, çelikten (5.0 ila 6.0 Mohs) daha serttir ve kırılmaya karşı direnç ölçüsüyle tüm kayalar içinde en sert olduğu söylenir……
.. 6.5 ila 7.0 Mohs sertliğinde olan jadeit, nefritten daha serttir; fakat onun kadar dayanıklı değildir.”

Çelikten daha sert ve kırılmaya karşı en dirençli taş, rahatlıkla istenilen incelikte işlenebilecek ve sert yaylarla ok atışı yapılabilecek bir mücevher manasına gelmektedir. Müzelerde gördüğümüz aşırı süslü yeşim zihgirlerin sadece bir ziynet eşyası olmadığını, gerektiğinde bu zihgirlerle atış da yapılabildiğini düşünebilirz. Her ne kadar Fatih’in gül tutan elindeki beyaz renkli zihgirin beyaz yeşim mi yoksa mors veya fildişi mi olduğu konusunda kafamızda bir netlik oluşmasa da yeşim zihgirlerin atışta kullanılabileceğini düşünmekteyiz.
“Geleneksel yöntemler, bir yay kirişine iliştirilmiş bir matkap gövdesiyle yayı ileri geri çeviren ve matkabın ucunu su ve zımpara ile birlikte işleten bir zanaatkar tarafından da gösterildiği üzere (solda), sonsuz sabır gerektiriyordu. Çinliler eski nefrite lao-yu, yeşime ise fei-cui-yu ya da balıkçıl yeşimi derlerdi. Eh bu yöntemle küçük bir eserin ortaya çıkmasının aylar alacağını tahmin etmek hiç de zor değil”
Orta Asya’dan gelen Yada taşına saygı Osmanlıya kadar ulaşmış olabilir mi? Bu konu ile ilgili bir şey söyleme imkanımız yok ancak bazı taşların sağlıkla ilgili faydaları olduğu bilinmektedir veya öyle olduğu düşünülmekteydi. Yeşim taşının böbrek rahatsızlıklarına ve diş çürüklerine iyi geldiğine ve şans getirdiğine inanılmakta idi. Belki bir batıl inanç, belki şifa maksatlı, belki de şans getirsin diye. Sebebi ne olursa olsun yeşim taşının dünyanın hemen her tarafında kıymetli bir taş olduğu ve Osmanlılarda da değer verildiği anlaşılmaktadır.

Bizdeki müzelerde, saraylarda yeşim taşından nakış nakış işli zihgirler bulunur. Son Timurlular yani Babürlerin saraylarında da muhteşem zihgirler bulunduğunu kataloglardan biliyoruz. Şu ana kadar manda boynuzu başta olmak üzere kuka, fildişi, abanoz, mors dişi, narçıl, lületaşı, pelesenk, gümüş, pirinç gibi malzemelerden zihgirler yapmış idik. Uzun zamandır aklımızda yeşim taşı vardı. Yeşim taşından zihgir yapılabilir miydi yoksa bu iş artık bitmiş miydi? Beyazıt’ta defalarca doğal taş malzemeler satan dükkânları aşındırdık, ancak onlar bize yeşim taşı yerine yeşil taşlar teklif ettiler. Veya çok küçük parçalar.
-“Boşuna uğraşmayın yapamazsınız “ diyerek moral vermeyi de ihmal etmediler elbet. Sadece bir usta varmış taş işleyen. O da çok nazlı imiş ve sadece düz yüzeylerde çalışabiliyormuş. Elimizde yeşim olmadığı için miş- mış larda kaldık daha fazla araştırmadık.
-Ağabey yeşim taşı denedin mi hiç?
-Bulsam deneyeceğim de Gökmenim bulamadım ki.
-Bende bir parça var bir ara getiririm.
Gökmen kardeşimin düğününe Ali Kılıç hocamla beraber katıldığımızda , düğün telaşı içinde unutma- mıştı ve bir yumurtanın yarısı olan bir parça yeşimi bize hediye etmişti. Sultanlara yeşim yakışır. İşte müzelerde muhteşem örneklerini gördüğümüz yeşim zihgirlerden en azından deneme için bir fırsat avuçlarımızın içinde duruyordu. İzmir’den döndükten sonra perşembe pazarından gerekli aletleri almıştım ama hastamız vardı. Rahmetli kayınpederim yoğun bakımdaydı ve hanım onunla ilgileniyor du, ben ise avukatlık büromuzu idare etmeye çalışıyordum. Meğerse bütün işi hanım yapıyormuş da ben farkında değilmişim, anladım. Uzunca bir uğraşıdan sonra kabaca bir şekil vermeyi başardım ama aldığım uçlar hem yamuldu, hem kırıldı. Ya hangi uçtan alacağımı bilememiş, ya da bir şeyleri yanlış yapmıştım. Araya cenaze telaşı ve bayram girdiği için bir kenarda duran yeşim taşını Buğra kardeşimin atölyesini bizlere açması ile yeniden elime aldım. Kabaca zihgir hatlarını verdiğim taşın bir kenarında belli belirsiz bir çatlak olması canımı sıkmışı. Alternatifi olsa umurumda olmayacaktı ama alternatifi yoktu. Umutsuz da olsa üzerinde çalışmaya devam ettim. Oldukça kalın hatları olan zihgir ortaya çıktıktan sonra saatlerce zımparalama ve ovalama işleminden geçen zihgir parçası sonunda telkari işlemeye de izin verecek kalınlıkta bir zihgire dönüştü.

Yapamazsın diyenleri hatırlıyorum gülümseyerek. Hamdolsun altından kalktık ama eski ustaların işçiliklerine hayran olmamak elde değil. Adamlar o zamanki alet edevatla nasıl bu taşları oymuşlar anlamak zor. Bırakın sert yeşimden zihgir yapmayı üzerine bir de ince oyuklar açıp telkarilerle nakış nakış işlemişler. Bazı resimlerde üzerine altınla işlemeler yapıldığı, bazılarında da aslında yeşim üzerine bir işlem yapmadan gümüş tellerden yapılan bir zarfın taşlarla süslü olarak zihgir üzerine giydirildiği görülmektedir. Elimize alıp inceleme imkânı bulamadığımız için kesin bir şey söyleme hakkımız yok elbette ama üzerindeki işlemeli zarf çıkartılarak atış yapılıyor olması imkân dâhilinde gibi görünmektedir. Telkari işleme bizi aşar ama bu işi yapan ustalarımız var. Bursa Irgandı köprüsündeki usta ( şimdi taşınmış) ‘böyle bir zihgir yapmayı hayal ediyorum’ diyordu ve elinde muhteşem işli yeşim zihgir resmi tutuyordu. Biz yeşim zihgir hayalimizi gerçekleştirebildik. Irgandı köprüsündeki sanatkara ulaşamadık ama hamdolsun sanatkar açısından bir sıkıntımız yok. Talimhanemize altın ışıltısı getiren müzehhibe Melike hanımefendi “bir tezhip denemesine izin verin ben bu zihgiri süslerim” dedi ve aldı eline fırçasını, altın ışıltısını. Bakın bakalım nasıl yeniden canlanıyor geçmişin ihtişamı. Bakın hanım kardeşimizin narin ellerinde tezhip çiçekleri nasıl da güzel açıyor ve saray zerafeti nasıl da göz kırpıyor. Eline sağlık Melike üstad. Talimhanemizi altın ışıltısıyla donattığın gibi inşallah sizin de ömrünüz altın parlaklığında geçer. Sultanlar yeşim sever, Talimhanemize de sultanlara layık eserler yakışır. Sözümüz alın terimize, hükmümüz emeğimize, nazımız gözümüzün nuruna geçer. Biz Türk Okçuluğunu çelikten sert taşları delecek ve üstüne altından çiçekler işleyecek kadar seviyoruz.

Ocak 2012 Adnan Mehel